© Müzakerat 2017 - 2021

1970 lerden Bir Sokağa Çıkma Yasağı Ve Sıkıyönetim Anısı

1970 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Elektrik Mühendisliğinde öğrenciydim. Türkiye'de o yıllar üniversitelerde anarşinin henüz başladığı yıllardı. ODTÜ de Sol-Sosyalist Hareketin hemen bütün örgütleri yapılanmıştı. ODTÜ Dev Genç isimli o dönemin en büyük sol gençlik yapılanmasının merkezi durumundaydı. Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan hatta İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrenci olduğu halde sonradan karıştığı bir banka soygununun ardından idam edilen Deniz Gezmiş de ODTÜ’de barınıyordu. O dönem 1960 Anayasası’nın yürürlükte olduğu günlerdi. İktidarda Adalet Partisi Lideri Başbakan Süleyman Demirel vardı. 1960 Anayasası; yürütme gücünü sınırlandırmak ve anayasal kurumlar olarak tarif ettiği yargı, bürokrasi ve üniversiteler gibi kurumların özerkliğini sağlayıp, her seçimde kazanacaklarını hesapladıkları milli ve İslam'a yumuşak bakan partilerin yetkilerini kısıtlayıp iktidarlarını kullanamaz hale getirmek üzerine yazılmıştı. Bu sebeple hükümet üniversite rektöründen davet ve izin almadan üniversiteye girip suça ve suçluya müdahale edemiyordu.

 O yıllarda üniversite rektörü olan İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü de bir türlü bu izni vermiyordu. Bu sebeple ODTÜ’de sol örgütlerin tam ve mutlak kontrolü ve baskısı vardı. Öyle ki biz o yıllar henüz 1’inci sınıftaydık. 

CHP’nin gençlik örgütü sayılabilecek Sosyal Demokrasi Derneği Başkanını, bütün talebelerin gözünün önünde, bu sosyalist devrimci Dev Genç mensupları evire çevire dövmüş, okuldan atmışlardı. Alparslan Türkeş sempatizanı ülkücüler ise zaten bir numaralı düşmandı. Onlar 1968 ODTÜ olaylarından beri okula  giremiyor, devamsızlıktan okuldan kayıtları siliniyordu.  Adalet Partisi sempatizanı Nurcular büyük bir gizlilik içinde okula devam ediyorlar, zaman zaman onlarla, 2. Yurdun altında ya da kalorifer dairelerinde oluşturduğumuz gizli mescidlerde öğle namazlarında bir araya geliyorduk.

Bizler o yıllarda Aykut Edibali ve geçen yıl vefat eden Yavuz Arslan Argun’un başkanlığında kurulan M. Gökçek‘in de aramızda olduğu,  o zaman Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan C. Çiçek’in başkanlık ettiği, Ankara  Samanpazarı’nda eski bir binanın ikinci katındaki derneğimize gidip geliyor, toplantı ve derslerimizde önce  o zamanlar en iyisi olduğuna inandığımız Hasan Basri Çantay’ın mealini, Zekai Konrapa’nın Siyerini okuyup sonra kültürel ve siyasi metinler üzerinde çalışmalar yapıyorduk. Daha üniversiteye yeni girmiştik, Kuran ve kültür çalışmalarında öğrendiklerimizi herkese önümüze çıkan her fırsatta anlatıyor, adam kazanmaya çalışıyorduk. Hepimiz gençtik. Abiler dediğimiz yöneticiler dahi üniversiteyi bitirmemiş gençlerdi.

Okula devam ettiğimiz günler Ramazan ayıydı. Ben tek olarak ODTÜ’ye girmiştim. Hazırlık sınıfından birkaç arkadaşıma dernek hakkında bilgi vermiş onları derneğe götürmüş ve daha sonra önemli siyasi görevlere gelecek olan C. Çiçek’in sohbetlerini dinletmiş sempatizan haline getirmiştim. Onlardan biri Trabzon'dan gelen o dönem Trabzon Emniyet Müdürlüğünde görevli bir müdürün oğlu A.S. Aksoy'du. Biraz Trabzonlu oluşundan, biraz da eski ülkücü sempatizanlığından, bazen kendini tutamayıp okulda solculara laf atıyordu. Bir Cuma günü okuldaki bir avuç Müslüman öğrenci 2. Yurdun bodrum ve kalorifer dairesinde bir oda hazırlayıp Cuma namazı için hazır hale getirmişlerdi. Anfilerin kapısına bir dosya kağıdına “Cuma namazı 2. yurt altında mescidde kılınacaktır” yazısını elle yazıp duyuru mahiyetinde asmışlardı. A.S. Aksoy’la beraber dersten çıktıktan sonra ilanı okurken bir Dev Gençli geldi,  ilanı yırttı. Ben daha bir şey söylemeden A.S. Aksoy yanımdan Dev Gençliye niçin yırttığını kızgın bir edayla sorunca, Dev Gençli -sizi orada gerici yapacaklar, gericiler İstanbul Yıldızda bizim iki arkadaşımızı kurşunladılar dedi. Aramızda kısa bir münakaşa oldu. Ancak biz de mimlenmiştik. Nitekim kısa bir zaman sonra Deniz Gezmiş ve arkadaşları yurdun altında mescidi silahlarıyla basıp, seccade halıları ve Kuran’ları dağıtıp, mescidi kapattılar, sonrada bizler gibi İslamcı gençleri de ODTÜ’ye almadılar. Girmekte ısrar edenleri de dövdüler, kapıya koydular kimse de bir şey yapamadı.

 Üniversiteler olaylar sebebiyle ya kendileri kapandı, ya da boykotlar sebebiyle öğrenciler kapattı. Bizlerin de içinde olduğu yediye yakın arkadaşım ODTÜ’den ayrıldı. Ben ve sonradan büyük bir şehrin belediye başkanı olacak arkadaşımla birlikte fen alanından yeniden sınava girerek sosyal alanda devam mecburiyeti olmayan Hukuk Fakültesine, diğerlerimiz de çeşitli fakültelere kaydımızı yaptırıp ODTÜ’den ayrıldık. Bu olaylardan sonra 12 Mart  1971’ de ordu muhtıra vererek hükümeti istifaya zorladı. Tarafsız Başbakan diye hükümet kurma görevi Nihat Erim’e verildi. Süleyman Demirel hükümetten ayrıldı. Yeni gelen kabinenin ilk icraatı sıkıyönetim ilan etmek oldu. Bir çoğu gibi Samanpazarı’ndaki derneğimiz de kapandı, mühürlendi.  Dernek binası  ikinci kattaydı. Birinci katta dernek yöneticilerin de kaldığı öğrenci evi vardı. Tabi biz çalışmalarımıza devam ediyorduk. Sıkıyönetimin ilk günü Ulus'ta toplu halde dergi satışına(Yeniden Milli Mücadele Dergisi) çıktık.

Dergi içeriğiyle ilgisi olmasa da giden Süleyman Demirel’i gelen Nihat Erimi kastederek "Gitti Mason Geldi Mason" diye bağırarak dergilerimizi sattık.  O günün akşamı sıkıyönetim bildirisinde “Sokaklarda bağırarak dergi satmak yasaklanmıştır” duyurusu yapıldı.  Dergi satışlarına ara verdik. Ancak Kuran ve kültür çalışmalarını terk ettiğimizde dağılacağımızı, bizi bir arada tutan bağın bu çalışmalardaki kardeşliğimiz ve beraberliğimiz olduğunu biliyorduk. Ancak derneğin kapanması sebebiyle yer sorunu ortaya çıktı. Önceleri sorunu mühürlü kapıya dokunmadan, kapının yanındaki pencereyi sökerek sorunu hallettik. Herkes toplantı ve sohbetlere pencereden giriyor ve çıkıyordu. Tabii ki bu iş hanının önündeki sivil görevlilerin(!) dikkatini çekmiş, birkaç gün sonra alt kattaki öğrenci evine baskın yapmış, öğrenci evinde bir demirden sağ yumruk heykeli bir de “Abi siz orda çalışmalara devam ediyor musunuz?” yazan mektup bulununca, derneğin altındaki öğrenci evinde kalan abilerimizi sorgusuz sualsiz 15 gün gözaltı cezasıyla cezalandırmışlardı. Dışarda kalan bizler ne yapıp ne edip çalışmalara devam için guruplara haber verip, yeni çalışma mekanımızı duyurduk. Kuran ve Kültür çalışmalarını Samanpazarı'nda çokça bulunan Ankara'nın Tarihi Camilerinde vakit namazları dışında yapacaktık. Beşer onar camilere bir program dahilinde dağıldık. Her cami bilhassa kullanılmayan bayanlara mahsus üst mahfiller birer okul olmuştu. Hatta bir 5-10 kişilik bir gurup arkadaşımız, ders yapmak amacıyla 3-4 cami dolaştıktan sonra boş cami bulup derslerini yapabilmişlerdi. Tabii bir kaç hafta sonra sıkıyönetim diyanet işleri başkanlığıyla birlikte bir bildiri daha yayınladı: “Camiler Vakit Namazları dışında kapatılacaktı.” Sadece son cemaat mahalli açık bırakılacak namaz kılmak isteyen orada kılacaktı. Gerekçe olarak da camilerde hırsızlık olayları olabileceğini açıklamışlardı. Bu sefer ikinci bir taktiğe geçtik. Öğrenci evlerini dernek haline getirdik. Dikkati çekmesin diye de her evin penceresine “Kimya, fizik, matematik dersleri verilir” diye yazıp ücretiyle özel ders veriliyor havası oluşturduk.

Bunları niçin anlatıyorum?

 Her zorluğa rağmen bir kolaylık bulan o azimli ve cesur gençlerin fedakârlıkları ve heyecanlı çalışmaları sayesinde,  o çalışmalarda yetişen gençler daha sonra çeşitli siyasi, sosyal ve ekonomik çalışmalarda bulunup Türkiye'nin son 30 yılına damgasını vurdular. Kimisi bürokrasinin üst kademelerinde görev yapıp çalışan bu nesil,  1980’leri, 28 Şubat’ları, 15 Temmuz’ları aşıp, doğrusu ve eğrisiyle bu günkü Türkiye’ ye ve kurumlarının kurulmasına birinci derecede katkıda bulundular. 

Türkiye’nin emperyalist vesayetten kurtulup, bağımsızlaşmasına, yeni belediye ve devlet hizmet anlayışına, vesayet sisteminin kaldırılmasına, hantal parlamento sisteminden kurtulup dinamik başkanlık sistemine, modern ve gelişmiş sağlık sisteminden tutun, milli ve yerli savunma sanayine, ordunun görevine dönerek millileşmesine ve yerlileşmesine,  görünür ve görünmez ama etkili  destekleriyle damgalarını vurdular.

 Bu gün Korona virüs yasakları sebebiyle sokağa çıkamayan bu nesil, geçmişinde sıkıyönetim gibi yasakçı bir dönemde her şeyi atlatıp riskleri göze alarak, maddi manevi bedeller ödeyerek,  bu günkü başarıların insan alt yapısına  imza attılar.  Bu gün iftihar ettiğimiz her iyi şeyin temelinde onların bu fedakarlık, diğergamlık  ve çalışma harcı vardır.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER