© Müzakerat 2017 - 2021

Alarga’dan Yükselen Çığlık

İnsanların kaderini etkileme durumunda bulunan yöneticiler, hangi makam veya mevkide olursa olsunlar, bulundukları makamları kaybetmelerine neden olsa bile, insaflı ve adil olmak şartıyla; her zaman için -gerek yukarı gerekse aşağı yönde olsun fark etmez- doğruyu, gerçeği ve hakkı söylemeyi ahlak edinmek zorundadırlar.

Erdemli davranış, topluma ve Allah’a karşı samimiyet ve sorumluluk bilincine sahip olabilmek ve hatta toplum olarak hep birlikte yok olup gitmemek, bu tür davranışlarda bulunmayı gerektirir. Bana inanmayanlar, bunun böyle olduğunu tarihten ve çağları aşıp gelen son Elçinin (s) hitabından (Buhari: Bâb-ı Şerike, 6. Başlık) okuyabilirler.

Uzakları görebilmek yüksek yerlerde bulunmayı gerektirir. Kaptan köşkü, tepe ve benzeri yüksek yerlerden uzağa doğru bakınca ufku, aşağı bakınca uçurumu görürsün. Ufku kaybetmemek adına, aşağıya doğru bakamadığımız zamanlarda, en azından aşağıda olanların çığlıklarına kulak vermek gerekir ki aşağı düşmeyelim.

Yukarıda ifade edilen ilkeler ışığında, kuşanılan görev ve işgal edilen makamın yüklediği sorumlulukla; 25 yıl boyunca yaşadıklarımın çok küçük bir parçasını, manevi sorumluluğumu hafifletmek adına ve metaforlar eşliğinde paylaşmak isterim. Umulur ki sesimizi bir duyan olur.

Ülkeme ve insanıma nice acılar yaşatmış, nice çileler çektirmiş, nice aileleri yok etmiş, yok edemediği ailelerin geride kalanlarına da; “Keşke bende yok olsaydım.” diye feryat ettirmiş. Kimi zenginleri fakir, kimi fakirleri zengin, kimilerini meşru, kimilerini meşhur eylemiş. Kimine mahpushaneleri, kimine hastaneleri, kimine çadırları, kimine de sokakları mesken tutturmuş. Başka acılar yaşamasına engel olduğundan, mezara giden için belki de bir kısmet, geride kalanlar için mezara hasret oluvermiş. Üstelikte bunu“aynı delikten iki defa sokulmaz.”sözüne inat; Erzincan’da, Tokat’ta, Tosya’da, Çankırı’da, Bolu’da, Adapazarı’nda, tekrar Erzincan’da, Gölcük ve Düzce’de, Bingöl, son olarak Van’da aynı sonuçla karşılaşılmış olunmasına rağmen.

Düşünen adam heykelini akıl hastanesinin önüne koyan, mezarlıklardan geçerken ölülere saygı adına müziğin sesini kısıp, yolda, araçta veya meskeninde sonuna kadar açıp, dirilerden bu saygıyı esirgeyen bizler, kendimizi veya kendimizde olanı değiştirmedikçe2 aynı delikten tekrar sokulmaya devam etmemiz kaçınılmaz gözüküyor.

Yıllar öncesiydi, ülkenin en büyük kenti için aynı tehlikenin mevcut olduğu hususu, zamanın şehreminine anlatma fırsatı bulunmuş, etraftaki danışmanlarına rağmen olumlu tepkiler ve talimatlar bizzat kendileri tarafından verilmişti.

Kenti, dolayısıyla tüm ülkeyi tehdit eden o büyük tehlikenin gerçekleşmesiyle oluşabilecek büyük tahribatı önlemek adına yapılacak mücadele kapsamında; ülke donanmasına destek olmak için ülkenin en önemli limanına yanaştırılan gemi, yetenekli tayfalarla donatılmış ve açık denizlere doğru limandan demir alacağı esnada, kaptan, okuduğu bir şiir yüzünden hapse gönderilmişti.

Deniz üzerinde kaptansız kalan gemi ve tayfasına, yeni gelenler tarafından bazen kaçak göçmen muamelesi yapılmış bazen de tayfalar tahliye edilmek suretiyle, gemi batırılmak istenmişti. Olası tepkilerden çekinilmiş olsa gerek, gemi son kertede batmaktan kurtulmuş ve alargada bekletilmeye başlamıştı.

Tayfa, fırsat buldukça gemiyi limana yanaştırmak için tüm coğrafi yönlere doğru sesleniyor, yeri geldiğinde avazı çıktığı kadar bağırıyor ama kimse umursamıyordu. Çünkü kendi sesinden başka ses duymak istemeyen veya en doğru sesin kendi sesi olduğuna inananların varlığı her yanı kaplamıştı. “Bu makama getirildiğime göre, doğru olan benim.” diyenlerin olduğu yerde elden de başka bir şey gelmiyordu.

Peki ya tüm bunlara sebep olan “şey” nasıl bir şeydi, bu gücü ve bu kudreti nereden alıyordu? O “şey” her ne ise acaba onu alt etmek mümkün olabilir miydi? Peki ya, alargada tutulan gemideki tayfanın kıyıya çıkma umudu kalmış mıydı?

“Savunan adam” olarak hatırladığımız rahmetli büyüğümüz, “İnanç tekeden süt çıkarır, iman var ise imkân da vardır” derdi.

İşte bu iman ve bu inançla yola çıkmış olan deniz yorgunu tayfanın; ilk seferine çıkarken taşıdığı heyecanı, kıyıya çıkma umudu diri tutarken, bu diriliği besleyen temel unsuru ise kaptanın, konudan haberdar olur beklentisi oluşturmaktaydı.

Daha sonrasında ise kaptan, daha büyük bir mücadelenin içine girmiş, çeşitli küçük büyük cenklerle Kaptan-ı Derya olduktan sonra; bu sefer Cumhur’a Reis olmaya yelken açmış, karşısına çıkan birçok küçük ve büyük fırtınaları da aşarak karaya ulaşmayı başarmıştı.

Geminin eski süvarisi ülkesi ve milleti için büyük hedeflere doğru koşarken, eski tayfanın sesini duyması pek de mümkün gözükmüyordu. Nasıl mümkün olsun ki, sesimizi o makamlara taşıması gerekenler zaten bizi duymak istemeyenlerdi ve biz hoşa gitmeyecek şeylerden bahsediyorduk.

Bu aslında güzel bir şeydi, çünkü hoşa gitmeyecek şeyleri söyleyenlere bizim medeniyetimizde “dost” deniliyordu ve bizler bu “dost”luğu sürdürmeye kararlıydık.

Tüm iyi niyetimizle sesimizi kendimiz duyurmaya çalıştığımızda ise gördük ki, bu tutum da bazı sıkıntıları beraberinde getiriyor ve herhangi bir sonuç da vermiyordu.

Bu arada Van’da yaşanan yeni acılar bizim söylemek istediklerimize tercüman olmuş ve “Acınacak konuma düşen bir ülkenin yöneticileri olmak istemiyorsak yapılması gerekeni yapın ve bu konuda talebiniz ne ise getirin.” talimatıyla karşılaşmıştık.

Fakat ne yazık ki hazirundaki yöneticiler, liderlerinin sözünü yerde bırakmış ve yine gerekenler yapılmamıştı. Bu talimata rağmen orada bulunan yetkililer, bu sözü nasıl olur da yerde bırakabilmişlerdi?

Orada bulunan bazı yetkililerin kendi aralarında yaptığı konuşmalardan bu soruya cevap bulmak mümkün; ancak, daha doğru bir cevap için bu kişilerin aralarında yapmış oldukları konuşmalardan ziyade, sahip oldukları mantaliteden bahsetmek daha doğru olur.

Aslında bu duruma şaşılacak bir şey yoktu çünkü şimdi olduğu gibi orada bulunan bazı yöneticilere “deniz feneri” hizmetini o “şey” sağlıyordu.

Artık anlaşılmıştı ki, o “şey” tüm iyi niyetlere rağmen değişmedikçe veya değiştirilmedikçe hiçbir şey değişmeyecek, o “şey” in değişmesiyle de onunla ilgili olan her şey değişecekti.

Değişmesi veya değiştirilmesi gereken o ”şey” bazen “alışılagelmiş”, bazen “ezber”, bazen de “statüko” adıyla karşımıza çıkmasına rağmen, aslında gerçek adı “zihniyet” olarak bilinçaltımıza kazınan “şey” di.

Ve o işle görevli olanların bunu en iyi bilenler olması gerekiyordu. Zira tarih bunu söylüyor ve hatta inanmış oldukları kutsal kitap; “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.”diye haykırıyor ama tarihte olanlar ve Kitap’ta yazanlar, hayatımızda bir değer olarak değil, slogan olarak yer alıyordu anlaşılan.

Başka bir ifade ile Akif’in şiirinden mülhem, duvarda asılı duran halini sevdiğimiz kitap, gerçek amaç ve işlevinden uzak, sadece bazı geceler ve ölüler için okunan bir ayinden öteye geçmiyordu demek ki.

Aksakallı bir büyüğümüz; ağır yük yüklenenleri yalnız bırakmayın, yükünü hafifletmek için çalışın ve “dost” ları olarak hiç bir şey yapamıyorsanız, en azından sesinizi duyurmaya çalışındiye uyarılarda bulunuyordu ama haddimizi aşmaktan da endişe ediyorduk.

Haddimizi aşmaya cesaret ettiğimiz bir toplantıda yaşanan bir diyaloğu burada aktarmak isterim. Büyük bir şehrimizin eski bir üst düzey yöneticisi bir toplantıda; sonradan başka bir görev için seçilen eski bir yöneticiyi örnek aldığını söyleyerek; “Deprem ile ilgili hiçbir şey yapmayacağım, deprem olduktan sonra geride kalanlar yapsın.” demişti:

Bu veciz(!) ifadenin ardından; “1999 depreminden sonra geride kalanlar biziz.” itirazına; birkaç dakika geçtikten sonra, “O deprem bu şehrin depremi değildi.” şeklinde karşılık vererek, sözünün eri olduğunu ve ifadesinin arkasında bir kale gibi durduğunu adeta haykırarak haddimizi bildirmişti.

Aslında kendisini bu istikrarından dolayı tebrik(!) etmek lazımdı. Zira sözünde durmuş ve kentin deprem direncini artıracak dişe dokunur herhangi bir şey yapmamıştı. Hatta sözünün arkasında öyle sağlam durmuştu ki; “Deprem Allah’ın işi, Allah’ın işine ne karışıyorsunuz.” diyen bir arkadaşı depremle ilgili önemli bir birimin başına getirmişti.

Dünya var olduğu günden bu güne kadar tekrar eden, başka bir yıkımla son bulacağı güne kadar da tekrar edecek olanı, yıkıcı bir şekilde son olarak Van’da tekrar yaşamıştık. Bugünden sonra da yine ve yeniden ülkemizinbaşka yerlerinde yaşamaya devam edeceğiz.

İster en son gerçekleşecek olan olsun, ister en sondan önce gerçekleşecekler olsun, tüm bunların üstesinden gelebilmenin tek ve en etkili yolu, o gelmeden önce ona karşı hazırlıklı olmaktır. Bu hazırlığa, ilk başlarda yaptığımız gibi duygu, slogan ve propagandadan uzak biçimde, aklın ve tecrübenin hayatla yeniden buluşturulmasıyla başlayabiliriz.

Vahiyle birlikte; Allah’ın en büyük ayetlerinden biri olan akıl da aslında, yaklaşmakta olanın yaklaştığınıve yaklaşanın gerçekleşmesi durumunda ise artık, kendi yaptıklarımızın karşılığını göreceğimizi5 ve hep birlikte uyduğumuz ilkeler, zihniyet ve liderlerimizle beraber hesaba çekileceğimizi6 söylemiyor mu?

Hiçbir kimseyi doğrulara inanmaya zorlayamazsınız.7 Ama aklınızı kullanmamaktan dolayı üzerinize kötülüklerin yağdığını8 ve insanların en bayağısının aklını kullanmayan sağırlar ve körler olduğunu9anladığınızda ise iş işten geçmiş olur. Çünkü bazıları için; “gerçek” olan şeyin “gerçek” olduğu ancak, o şey gerçekleştiğinde anlaşılır ve o gün artık gelmiş olur10. O gün geldiğinde ise artık, her şey için çok geç olur.

Olacak olanın yol almaya devam ediyor olmasında bizim herhangi bir müdahalemizin olması mümkün değilse de sonuçlarının kötü olmamasını ve şehirlerimizin direncini artırmayı sağlamamız mümkün.

Çünkü bu konuda yapılmadık analiz, üretilmedik rapor, söylenmedik söz kalmadığı gibi yapılması gerekenin ne olduğu herkes tarafından da bilinmiş olmasına rağmen, yapılacak olan şeyin aslında, konuda hakkında yetkisi olanların göstereceği “liderlik” olduğu anlaşılıyor. Bir de tabii mevcut ezberlerimizi daha doğrusu zihniyetimizi değiştirmek.

Her iki dünya için de iyilik ve güzellik talep etmekle11 emrolunmuş olanlar; bu dünya için diğerini, diğer dünya için de bu dünyayı mahvetmekten vazgeçmek durumundadır. İşte bunu başarabiliriz, başarmak zorundayız.

Peki ya bu mücadele nasıl ve nereye kadar devam edecek. Güzel sözle ve hikmetle çağrımızı iletmeye, mücadelemizi de en güzel tarzda sürdürmeye12 devam edeceğiz.

 

 

 

makalenin devamı için www.dusuncemektebi.com adresini ziyaret ediniz

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER