Elif E. Bayraktar

Elif E. Bayraktar

Mail: elif.alaca@hotmail.com

Ateşin Çağrısı

Gece, İstanbul'un Anadolu yakasından Avrupa yakasına baktığınızda yüzlerce binanın, gökdelenlerin, eğlence merkezlerinin ışıklarını görürsünüz.  Rengârenk neon ışıkları, lazerler, boğazı, gökyüzünü ve hatta Anadolu kıyısını bile aydınlatır.

Karşı tarafın gözleri kamaştıran görüntüsünü izliyorum. Birçok gencin orada olma hevesiyle imrenerek baktığı o ışıklar, Said Nursi’nin ifadelerini hatırıma getiriyor; "Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. Içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum."

Bazen karşı taraf yangın yeri gibi görünüyor gözüme. Özellikle gençleri Allah'tan uzaklaştıran, dünyaya yönlendiren, dünyanın süslerine âdeta madde bağımlısı gibi bağlayan her ne varsa içine alan, gençleri yutan alev alev bir yangın yeri.

Ancak birçok anne baba bu konuyu önemsemiyor, boş veriyor, "nasılsa ileride her şey yoluna girer" diyor. Rahmanî bir merhamet göstererek çocuklarının ahiretini değil, şeytanî bir merhametle dünya hayatını düşünüyor. Ahireti yerine çocuğunun dünyasını güzelleştirerek ideal anne baba olduğunu zannediyor.

Bir arkadaşımdan işittiğim sözler beni çok hayrete düşürmüştü bir zamanlar. Yurt dışında yaşayan oğluna dair güzel bir haber aldığını anlatmıştı o gün. Kendisi, evlenebileceği bir genç kızla tanışmış olduğu haberini beklerken, oğlunun namaza başladığı haberiyle sevincinin yarım kaldığını söylemişti. Çok şaşırmıştım, bir Müslüman için özellikle nasıl bir gaflet haliydi bu?

Her anne baba çocuğunun elbette iyiliğini ister. Ama, “Ben senin iyiliğini düşünüyorum”’un içi, “Ben senin ahiretini düşünüyorum” ile dolabilse keşke…

Çocuklarına hayatın amacının yalnızca yemek, içmek, eğlenmek, iş sahibi olmak, evlenmek ve aile kurmak olduğunu telkin eden anne babaların çocuklarının, küreselleşen dünyanın top gibi nereye vursan oraya yuvarlanan gençleri olmaları şaşılacak bir durum olmasa gerek.

Her açıdan yozlaştırıcı bir saldırı altındayız. Araştırmayan, düşünmeyen, sığ, yüzeysel, hiçbir ideali olmayan gençler yetişiyor maalesef. Pek çok genç amaçsız ve umursuzca, adeta bir boşluk içerisinde yaşıyor. Azımsanmayacak bir kesimi mutsuz; sürekli sıkıntılı, hiçbir ortama uyum sağlayamayan, karamsar ve her şeyden şikâyet eden bir ruh haline sahip. Evde, okulda, iş hayatında gençler sürekli sorunlar yaşıyorlar.

 

Sıkıntılarından uzaklaşacağını zannedip arkadaşlarıyla eğlenmeye çıkıyor genç, ama ufak bir kıvılcımla aralarında gerginlik yaşanabiliyor. Bulundukları ortamda boş boş konuşuluyor. Genç alkolle bitkinleşiyor, sigara dumanıyla sersemleşiyor. Unutkan, bitkin, bıkkın, asabi, alıngan oluyor, dikkat bozukluğu ve korkular yaşıyor. Yediğinden içtiğinden zevk almıyor, müziği beğenmiyor. Mutlu olmak için gidiyor ama parasını ve zamanını tükettiği gibi, mutluluğunu da tüketiyor. Bitmiyor; eve döndüğünde annesiyle ve babasıyla tartışıyor.

 

Odasına çekildiğinde, “Ben neden böyle huzursuzum? Neden bu denli acı çekiyorum?” diye düşünmüyor. Bu acının kaynağını sorgulamıyor. Oysa acının, mutsuzluğun kaynağı çok açık; Allah’tan uzak yaşamak.

 

Seküler bir bilim adamı olan Herbert Benson yaptığı bir araştırmanın sonucunu, “İnsan Allah’a iman etmeye göre ayarlı olarak yaratılmıştır" cümlesiyle açıklıyor. Ancak çoğu genç, aldığı telkinler yüzünden, sürünmenin hayatın gerçeği olduğunu zannediyor. Hayatın gerçeklerini kendince çok iyi biliyor ancak bildikleri, inancın gerçeklerinden çok farklı.

Allah’a yakın olmak insana güzel ahlâk, derinlik ve akılcılık kazandırır. Ancak uzun bir süredir “dindar gençlik” kavramı üzerinden “kindar gençlik” mottosu üretme çabalarına bakıyorum da, ne kadar ideolojik ve kasıtlı… İnsan elbette dindar olmadan da ahlâklı olabilir. Ancak kendisini yaratan, onu tekrar yaratacak ve yaptıklarından sorgulayacak olan o üstün güç tarafından her an gözlendiğinin bilincinde olmanın, bu dünyanın tek ‘şans’ı olduğuna inanmanın, iyiliği emredip kötülüğü engellemekle sorumlu olmanın ve bunları Rabbini düşünerek yapmanın ahlâkı güzelleştirme çabasına etkisi çok daha önemlidir.

Düşünüyorum, karşı yakanın görüntüsüyle ne kadar da örtüşüyor bir dönemin şu çok bilinen reklam sloganı: "Ateş seni çağırıyor!" O ateş gençleri her dönem çağırıyor. Gençliği ateşe değil, iyiye çağırmalı. Böylece tüm insanlığı iyiye çağırmış olursunuz. O zaman o ateş soğuk ve esenlik olacak, Hz. İbrahim(as)'ı nasıl yakamadı ise iyiliğe yönelen gençleri de yakamayacaktır.

Bahar gibi gençlik; ardından kış geliyor ama bahara yeniden kavuşmaya imkân yok. Baharın tazeliğinin, verdiği enerjinin, coşkunun sahte İlahlar peşinde, tüketim çılgınlığı içinde boşa heba edilmesi ne büyük israf. İnanç mutluluğun anahtarı iken gençlerin o anahtarı asla bulamayacakları yerlerde araması ne büyük yanılgı.

İnsan, ön yargılarını kırıp hayatını gerçekçi düşünmeli. Zaman çok hızlı geçiyor ve yaşanan her gün, insanı yaşlılığa biraz daha yaklaştırıyor. Yaşlılık dönemi ise insanın zayıf olduğu dönem. Allah, yaşlılığında, insanda eksiklikler yaratarak, dünyanın geçiciliğini hatırlatıyor.

"Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur." (Sa'dî Şîrâzî)

 

Yorum Yazın